Yazmak, içeriye bakmaktır.
Yas hakkında yazdıktan sonra bitmiş, gitmiş, kaybedilen hakkında yazmazsam olmaz diye düşündüm.
Sona ermiş şeyleri her zaman estetik bulmuşumdur; kül, solmuş bir çiçek ya da yerdeki bir yaprak gibi. Yitip gitmişlerdir ancak o yitik halleriyle bile karşınızda hiçbir şeyden çekinmeden öylece dururlar.

Şeylerin sonu olması, onları sadece estetize ve dramatize etmekle kalmıyor; onlara anlamını da veriyor. İronik olarak, bir gün bitecek olması bir gün hiç bitmeyecek illüzyonunu yaratıyor. Hayatınızın ilk aşkıyla evleneceğinizi düşünmeniz ya da yaşamın ta kendisi gibi. Bir gün öleceğimiz için yaşayabiliyoruz. Belki de tam bu yüzden Hesse, Bozkırkurdu’nda “kendisini sonsuza kadar yaşamakla cezalandırıyoruz” diyordu. Sonsuza kadar yaşamak; ne kadar sinsi ve öldürmeyen bir giyotin ama!
Bozkırkurdu’nu okumaya başladığımdan beri bende bir yerleri durmadan dürtüyordu. Sonradan öğrendim ki kendisi Jung’un öğrencisi Lang’ın psikanalizinden geçmiş. 1. Dünya Savaşı’nın etkileri sebebiyle tedaviye başlamış. Ancak sanırım daha da büyük bir savaş onun ruhsallığında dönüyormuş. Herhangi bir yere ait olamayışın savaşı. Bozkırkurdu da öyle: Tuhaf, rahatsız edici ve tekinsiz bir odaya davet eder gibi. Hesse’nin davet ettiği odada ne olacağını sizin deneyiminize bırakıyorum ancak ne olmayacağı aşikâr: Duymayı arzu ettiklerinizi asla söylemeyecek!
Yazmaya karar verdiğinizde sizde ne oluyor bilmiyorum ama iki şeyin varlığı kesin: İçe bakmak ve düşünmek. Ben de yazılarımı yazarken düşündükçe düşündüm, Bozkırkurdu’nu düşündüm, sağ bir geyiğin düş kırıklığına uğramış avcıdan neden af dilediğini düşündüm, O’nu düşündüm. Ardından Hesse beni karşıladı, fazla düşündüğümü düşünmüş olacak ki odasına davet etti:
“İnsanların büyük çoğunluğu yüzmeyi öğrenmeden yüzmek istemez. Yüzmek istememeleri doğal, çünkü karada yaşamak için yaratılmışlar, yüzmek için değil. Ve düşünmek istememeleri doğal, çünkü yaşamak için yaratılmışlar, düşünmek için değil! Evet, kim düşünürse, kim düşünmeyi kendisi için temel uğraş yaparsa, bunda ileri bir noktaya ulaşabilir; ne var ki, karayla suyu değiş tokuş etmiştir böyle biri ve bir gün gelir suda boğulur”.
Hesse kadar karamsar olmamakla birlikte yüzmek için var olmadığımız kanısındayım. Karada yaşamalı, deneyimlemeli, yaşamalı ancak bütün bunları yaparken biraz da ıslanmalıyız sanki? Sonrasında başka ihtimallerin de olabileceğinin de yavaş yavaş farkına vardım. Hiç kimse sizden muhtemeşem fedakarlıklarda bulunmanızı, kocaman şeyleri düşünmenizi istemiyor olabilir. Sözüm ona kahramanlıklar yapmanız, “yıkıcı” merhametiniz ya da “kutsal” şefkatiniz… Belki de ki bu belki kocaman bir belki, iyi bir kahve içmeyi dert etmeniz de gayet tabi yaptığınız diğer birçok şey kadar soylu ve estetiktir.
Sona ermiş şeyleri her zaman estetik bulmuşumdur; kül, solmuş bir çiçek ya da yorgun bir yaprak gibi. Estetik bulduğum bir başka şey ise yaşamanın ta kendisi çünkü düşünce sona ermiştir.

